ultrAs Mentality etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ultrAs Mentality etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2012 Perşembe

Motto : Ultras! | Bir Ultras Hareketi!


Son yıllarda hızla yükselen Ultras hareketine bir destek daha geldi. Endüstriyel futbolun bir canavar gibi tüm dünyada hakim olması, Ultras mentalitesine sahip insanları içten içe hüzünlendirirken; diğer yandan bu duruma sessiz kalmayanlar da seslerini daha gür çıkarmaya başladılar. Tribünü ve Ultras'ı kendilerine yaşam felsefesi haline getirenler, günlük hayatlarında da bunu yaşamak ve yaşatmak için çeşitli yollara gittiler. Önce Türkiye'de bu alandaki ürün eksikliğini gidermeye çalıştılar. 



Yola ilk olarak t-shirtle çıktılar. Geçen sezon ülkemizde yasaklanan ve her tribüncünün sevdası olan "deplasman" temalı t-shirtü ürettiler. Cüzi sayılabilecek bir fiyatta ve sınırlı sayıda satış yapmaları Ultras felsefesi üzerinden kâr amacı gütmediklerini gösterir nitelikteydi. Bu konuda insanların duygularını sömürmek ve istismar etmek çok kolaydır ama bu yola gitmediler. Bu açıdan da ayrıca bir tebriği hak ediyorlar. 


T-shirt'ten sonra durmayıp bir de Türkçe olarak boyunluk; onlara göre de "Balaclava" adlı ürünü çıkarttılar. Kafayı tamamen saran, sadece göz ve alın kısmının açık olduğu ürün kış kreasyonunun ilk parçası. Daha da devamı gelecek ve Ultras severlerin beğenisine sunulacak.

Hayatta Motto'su Ultras olanların ilgiyle takip etmesi gereken bir site kesinlikle! Kredi kartı veya Paypal ile güvenle alışveriş yapabilirsiniz ve kargoları da oldukça hızlı.





20 Ocak 2012 Cuma

ultrAslan 11 Yaşında


AC Milan için Fossa Dei Leoni neyse, Pana için Gate 13 neyse Gala için de ultrAslan odur. Bazı taraftar grupları gibi yan çizmeyen ve her zaman dik bir duruş sergileyen ultrAslan bugün 11. senesini doldurdu. Biz de buradan iyi ki doğdun ultrAslan diyoruz. Umarız bugüne kadar çok fazla sadık kalamadıkları  ULTRAS manifestosuna bundan sonra daha çok sahiplenirler...

15 Aralık 2011 Perşembe

Küreselleşmenin Spor Dünyası’na Etkisi

Küreselleşme, ekonomik, sosyal, teknolojik, kültürel, politik ve ekolojik açılardan global bütünleşmenin, entegrasyon ve dayanışmanın artması anlamına gelmektedir. Farklı ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilerin, her bir ulusal ekonominin diğerlerine bağlı olduğu bir dünya ekonomisi yaratma noktasına dek genişlemesidir. Hiçbir ülke kendine yeterli değildir, hepsi de ürünlerini diğer ülkelerle değişime sokma ihtiyacını duyar. Potansiyel olarak, ekonominin uyumlu bir biçimde uluslararası ölçekte planlanmasının temelini döşeyeceği için, bütünleşmiş bir dünya ekonomisinin yükselmesi, aslında zorunlu olarak olumsuz bir şey değildir.

Sosyal adalete ve üretim araçlarının (fabrikalar, teknoloji, sermaye) ortak mülkiyetine dayalı bir ekonomik sistemde, bu, insanlık için görülmedik bir ileri adıma olanak tanırdı. Fakat kapitalist sistem, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve her bir kapitalistin en yüksek kârı elde etmeye çalışmasına dayanır. Bu da gelişmeyi olanaksız kılar ve gezegendeki insanların çoğunun yaşam standartları düşerken, küçük bir azınlığın muazzam ölçüde zenginleştiği bir durum yaratır.

Spor sektörünün bu kadar büyümesinin en büyük sebeplerinden biri, sporun ortak dilinin olmasından dolayı, spor karşılaşmalarını geniş bir izleyici kitlesi tarafından izlenmesidir. Ürününü satmak isteyen firmalar da, sporun bu özel durumundan yararlanmaktadır. Ülkemizde sadece futbol, dünyada ise futbolun yanında, basketbol, golf, tenis, rugby gibi spor organizasyonlarına büyük şirketler sponsor olmaktadır. Durum böyle olunca televizyonun katkısıyla, büyük sponsorluk sözleşmesi imzalayan spor dalları çok hızlı bir şekilde büyürken, televizyonlarda az yer bulduğu için sponsor bulmada da zorluk çeken spor dallarının ise gelişimi sınırlı olmaktadır. Bu durum futbol, basketbol, tenis, golf gibi spor dallarıyla ekonomik büyüklüğüyle, diğer spor dallarının arasındaki farkın giderek açılmasına neden olmuştur. Örneğin geçtiğimiz ekim ve kasım aylarında binlerce vatandaşımızın ve dünyanın 71 farklı ülkesinden sırf bu maraton için gelen binlerce turistin koştuğu Uluslararası Kıtalararası Avrasya Maratonu ve dünyanın en iyi 10 masa tenisçisinin Avrupa-Asya Masa Tenisi Kupası’nda karşı karşıya geldiği 2 dev organizasyon gerçekleştirildi. Bu organizasyonlar, televizyonlarda genellikle organizasyon günü ve organizasyon bittikten sonraki gün verilen kısa haberlerle sınırlı kalmıştır.

Sonuç olarak, kitle iletişim araçları, spora ihtiyaç duyarken, spor organizasyonları da kendilerini kitlelere duyurabilmek için televizyonlara büyük ihtiyaç duymaktadır. Toplumu yönlendirme ve farkındalık yaratma gibi unsurları olan kitle iletişim araçlarından televizyonun ülkemizde izlenme oranı %94 olduğu düşünülürse, televizyonların futbol ve birkaç branş yerine, branş farkı gözetmeden organizasyonun büyüklüğüne göre spor dallarına yer ayırması; toplumumuzda hem spor kültürünün gelişimine büyük katkı sağlayacak hem de televizyonlarda yer bulamadığı için sponsor bulmakta zorluk çeken federasyonların yararına olacaktır.

Yirminci yüzyılda aralıksız olarak krizlerle boğuşan dünyada, özellikle 1980 sonrası gelişimi ve ulus ötesine taşmasıyla ciddi bir gelir kaynağı olan sportif faaliyetler, yine aynı dönemde, finansal kapitalizmin de etkisiyle, günümüzde sıkça kullanılan “Endüstriyel” adıyla anılmaya başlamıştır. Öyle ki, iktisat literatürüne “Spor Ekonomisi” kavramıyla giren ve ciddi bir gelir kaynağı haline gelen spor oyunları, son yıllarda dünya genelinde ekonomik anlamda önemli ölçüde işlem hacmine sahip olmuş, olmaya devam etmekte ve sadece emek ve sermaye kesimi için değil, “yasallaşan” çok sayıda aracı için de gelir kaynağı haline gelmektedir.


2000′li yılların başından itibaren spor ekonomisinde çok ciddi pazarlar oluşmaya başlamıştır. Bunların arasında sponsorlar, komisyonerler, reklamlar, malzemeler ve hatta çim yetiştiricileri bile sayılabilir. Dünya genelinde, küreselleşmenin işgücü haricinde hızla olgunlaşması sürecinde, spor ekonomisinde öylesine anlamlı bir gelir imkânı bulunmaktadır ki, ciddi vergi oranlarına ve ulus ötesine geçişte karşılaşılan caydırıcı bütün etkilere rağmen, dünyanın neredeyse her yerinde oldukça “lüks” bir şekilde yaşam sürmeye yetecek kadar gelir imkânını sağlayan spor ekonomisi sayesinde, sporcular dünyanın her yerinde gelir elde edebilmektedir.

Böylesine hızla gelişen ve yayılan endüstride, ekonomik krizler spor ekonomisine doğrudan etki etmektedir. Bunun en açık örnekleri içinde bulunduğumuz yıl içerisinde görülmeye başlanmıştır. Dünya finans merkezi olan ve dünya ekonomisinin en son yaşadığı krizin kaynağı olarak gösterilen, bu anlamda da krizden en çok etkilenen ABD’de, yıllardır ekonomik olarak ciddi bir pazara sahip olan basketbol organizasyonu NBA(Ulusal Basketbol Organizasyonu)’da 2011–2012 sezonu işveren ile işgücü arasındaki anlaşmazlıklardan dolayı işgücü(sporcular) tarafından lokavt edilmiştir. Temelinde, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında planlanan “Yeni Dünya” düzeninde, “sistem” in olgunlaşıp yayılabilmesi amacıyla oluşturulmuş olan bu spor organizasyonu, küreselleşme evresinin de en önemli araçlarından biri olmuş ve içinde bulunduğumuz yüzyılın başlarından itibaren çok ciddi bir pazar haline gelmiştir. Öyle ki tüm dünyada milyarlarca kişi tarafından izlenen organizasyonlara sahiptir. Bunun yanı sıra sadece yarattığı malzeme (giyim, aksesuar, ayakkabı vs.) pazarı bile bir çok üst düzey futbol liginin ekonomisinden büyüktür.

Büyüme dinamiğinin büyük oranda Çok Uluslu Şirketlere bağlı olması, yaşanan küresel finans krizinden bu organizasyonun çok ağır olarak etkilenmesinin en önemli kanıtı olmaktadır. Ancak ne gariptir ki, böylesine büyük gelir imkânı sunarak istihdam ettiği işgücünü “lüks” yaşama entegre eden organizasyon, aynı zamanda bu kriz ortamında yaşadığı güçlükler karşısında işgücüne karşı sorumluluklarını yerine getirememektedir. Bunun sonucu olarak işgücü(sporcular) dünyaya yayılmakta ve kendisine sunulan yaşam şeklini bir şekilde sürdürmeyi hedeflemekte, bunu da az önce belirttiğim küresel ölçekte faaliyet gösteren sponsorlar aracılığıyla gerçekleştirmektedir. Burada önemle dikkat edilmesi gereken nokta ise, NBA’de istihdam edilmemesine rağmen dünyanın çeşitli yerlerinde gelir elde etme imkânı bulan sporcuların ardında Çok Uluslu Şirketler’in bulunuyor olmasıdır. Bu ise oldukça açık olarak, sistemin, küreselleşme başlığı altında sporu yani küreselleşmenin en önemli aracını kullanarak kendisini nasıl finanse ettiğini gözler önüne sermektedir. Yani, kapitalizmin gelişim sürecinin temelini oluşturan “çevre” den “merkez” e kaynak aktarımının, günümüzde yansıması “spor endüstrisi” üzerinden olmaktadır.

Yazının içerdiği konuya paralel olarak, endüstriyelleşen ve yozlaşan spor dünyasının gerçekliklerine de iki cümlede yer vererek, yazıyı bitireceğim. Maalesef durum o ki sporun küreselleşme olgusunun dışında kalması beklenemez. Rahşan İnal bunu kitabının önsözünde bulunan bir bölüm ile sporun küreselleşmenin nasıl esiri olduğunu çok güzel anlatıyor;

“Gören gözler için, farklılıkların hiç olmadığı kadar belirginleştiği dünyamızda, bir yandan çamurdan ekmek yaparak beslenmeye, gıda yardım paketleriyle açlıktan ölmemeye çabalayan insanlar, diğer yanda sadece bilgisayar klavyesindeki tuşlara basarak dünya kaynaklarını sömürmekten ‘obezleşmiş’ insanlar var. Benzer olarak bir yanda yalınayak, yırtık, patlak topun peşinde koşan çocuklar ve gençler; diğer yanda her türlü donanıma sahip koşullarda spor yapanlar!” “Rahşan İnal-Küreselleşme ve Spor”

biz futbolun sahte dünyasının içindeyiz. bu tamamen düzmece bir dünya. bize basit bir oyun oynamamız için milyonlarca dolar ödeniyor. ama biz sadece sistemin devam etmesi için kendini satan köleleriz. ben sadece futbolcu almeyda değilim. bir insanım, bir babayım ve bir çiftçiyim. işte bu benim. ve futbolun içinde kaldığım her gün gerçek almeyda’dan uzaklaşıp, kişiliğimi yitiriyorum" ‘Jesus Almeyda’


Pamukkale Üniversitesi İktisat Bölümü Küreselleşme ve Ekonomik Birleşmeler dersi ödevimdir. Hepimizin muzdarip olduğu, ilgilendiği bu konudaki postu bloga da koymayı uygun gördüm. Aydın Sarı hocama buradan selamlar ve sevgiler :)

24 Ekim 2011 Pazartesi

Futbol Asla Sadece...




Burası İspanya. Biri Atletico Madrid biri Valencia. Hayatlarında belki de hiç Türkiye'ye gelmemiş oyuncuların, Türkiye'deki terör olaylarını kollarında siyah bantla protesto etmesini futbol tabirleri içerisinde açıklayamayız. Bu olaylar, futbolun sadece bir oyun olmadığını, aslında tüm dünyanın ortak dili olduğunu gösteriyor. Teşekkürler Arda Turan ve Mehmet Topal!

futbol asla sadece futbol değildir.

23 Ekim 2011 Pazar

No Al Calcio Moderno

5 Aralık 2010 Pazar

O An #25

Bugün oynanan Bjk-Bursaspor maçından önce çıkan olaylardan bir kare. 3 Bursa taraftarı bıçaklanmış. Sezonun ikinci yarısında Bursa'da oynanacak maçı düşünmek istemiyorum şimdiden.

6 Ekim 2010 Çarşamba

No Al Calcio Moderno

işçi takımını olan liverpool'un satışı gerçekleşmiş. yazık diyorum sadece yazık...
endüstriyel futbola karşı olan kalelerden biri daha yıkıldı. kop tribününü de loca yaparlar artık.


19 Kasım 2009 Perşembe

GS Bonus+


Endüstriyel Futbola karşıyız diyoruz ama her türlü futbolun endüstriyelleşmesine katkıda bulunuyoruz. Bu çarkın içinde ezilmekten zevk alıyoruz, kendimizi alamıyoruz.

Ha bu kredi kartı olayı çıkmasın mı? Çıksın tabi. Zaten kredi kartı herkeste olan birşey, olmuşken bizim kulübünkinden alırız. Zaten her ay faiz ödüyoruz, ödemişken birazı bizim kulübün kasasına gideninden alırız. Yeter ki kulübün borçları ödensin, düzlüğe çıksın. Varsın bizim takıma faydası olsun. Bunu da alırız. Bir de cazip hale getirmeleri yok mu. Almayacak insanı, kredi kartından hazzetmeyen insanı bile teşvik ediyorlar. Tamam alıyoruz.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Bir İfade Biçimi : Pankart! #8


Galatasaray taraftarının, şimdi tezahüratlarla yaptığı protestosunu, tahminimce 80li yılların sonunda pankartla dile getirişi..

27 Ekim 2009 Salı

Kadıköy Deplase vol.2!


Bükreş maçında belli oldu aslında bu maçın skoru. Daha perşembeden oyuncuları stres altına soktuk. Bu suçu ise basına attık. Ortamı gerdiler, senaryo bunlar vs. dedik. Ama kendimizin de senaryonun içinde olduğumuzu göremedik.

Orjin'de başlayan klasik maç gününde, yine bol miktarda alkol alındı, küfürler edildi. Nefret bastırılmaya çalışıldı. Saatler henüz 16 olduğunda ise Kadıköy'e doğru hareketlenme başlamıştı. Ne gereği varsa artık bu kadar erken gitmenin. Tribün performansına kesinlikle zararlı olduğunu düşünüyorum bunun.

Taksi konvoyundayken bile, yoldaki fenerlilere sataşmalarla gerilim arttırılıyordu farkında olmadan. Artık stada varıldığında ise herşey başlıyordu. Daha stada girmeden boğazlar patlatılıp, nefesler boşa harcanıyordu. Girişte yaşanan rezillik adrenalini yükseltip, ortamı daha da geriyordu. İçeri giren ise kendini sağa sola bağırırken buluyordu. Daha maçın başlamasına yaklaşık 3 saat kala, toplu tezahüratlar başlamış, rakip takım taraftarı ile karşılıklı atışmalar başlamıştı. Bu durum aslında o anda herkesin hoşuna gitse de, işin aslı öyle değildi.

Bu negatif enerjimizi, sahaya ısınmak için çıkan futbolculara da yansıttık. Onları tribüne çağırıp "eyvallah"lar aldık. Buraya kadar anlattıklarımın hepsi normal gözüküyor. Hepsi olması gereken şeyler ya da olağan şeyler. Ama işin aslında gerilimi öyle yükselttik ki farkında olmadan, öyle böyle değil. Daha maç başlamadan, ısınma esnasında başlamıştı kavga.

Bu küçük tartışma yine farkında olmadan tribünleri gaza getirmişti. Tribün tekrar oyunculardan "eyvallah" almaya başlamıştı. Daha Türkiye'ye geleli 5 ay bile olmayan Keita, sanki yıllardır bu maça çıkıyormuş gibi hırslıydı. Her seneki tablo yine yavaş yavaş belirmeye başlamıştı. Hakemin kafasının yarılması, edilen küfürler falan Kadıköy'de hiç olmadığı için onları anlatmaya gerek duymuyorum.

Maç başlar başlamaz, Baros'un ayağı kırıldı! İnanılır gibi değildi. Daha 2.dakikada ilk değişikliğimizi yapıyorduk. Sinir harbi son hızıyla devam etmek istiyordu aslında ama sahada bir türlü oyun oynanamıyordu. Sahaya forvetsiz çıkan Fenerbahçe ve başındaki Daum, bu maçı nasıl kazanacaklarını, bu savaşta hangi taktikleri uygulayacağını çok iyi biliyordu. Yedek kulübesinde La Liga ve Süper Lig gol krallarını oturtuyordu. Kendi evindeki maça forvetsiz çıkıyordu. Ne de olsa her yol mübahtı bu savaşta. Nitekim her sene olduğu gibi bu sene de maçın başında golü buluyordu Fener.

Maç içi yine klasik. Bir türlü top oynayamayan, oynattırılmayan bir Galatasaray. Tam oyunun kontrolünü ele geçirmişken, yine tahriklere kapılıp 10 kişi kalan bir Galatasaray. Her senenin ayrı bir sebebi oluyor. Geçen sene Emre Aşık'a ya da Sanctis'e atarsın suçu, bu senede Ayhan'a ya da Leo Franco'ya. Ama sonuç hiç değişmiyor. Öyle ya da böyle bir şekilde kaybediyoruz, kaybettiriliyoruz.

Maç sonu ise iyice çirkefleşen Fenerbahçe taraftarının, Galatasaray ile pkkyı aynı kefeye koymasıyla sinirler iyice bozuluyor. Güvenlik güçlerinin ve polisin bir türlü stadı boşaltmaması sebebiyle 23.30a kadar stadda bekletiliyoruz. Adeta gelecek sezon için kışkırtılıyoruz. Polis bizi metrobüse kadar bırakıyor sağolsun. Gecenin tek tebessüm ettiğimiz anı ise metrobüste gerçekleşiyor. Yaklaşık 200 Galatasaraylının bulunduğu metrobüste bir kişinin telefonunun fener marşı çalması, herkesi ayağa kaldırıyor. Sonra stadda güvenlik görevlisi olduğunu, istersek kimlik kartını gösterebileceğini defalarca özür dileyerek anlatan adama da tabi ki birşey demiyoruz.

Bu yazdıklarımı son 3 yılda gittiğim 2 kadıköy deplasmanındaki gözlemlerime dayandırdım. Eğer varsa yanlış ya da eksik yazdığım affola..

Bu blogdan deplase olanın yüzü gülmüyor arkadaş vol.4...

20 Ekim 2009 Salı

Kadıköye Deplase!


Dinamo Bükreş ve Fenerbahçe maçları için İstanbula gidiyorum ve bir süre blogda yokum. Umarım bu seferden mutlu dönerim. Bu blogdan deplase olanın yüzü gülmüyor demiştim ama yapacak bir şey yok..

sevdadandır!





ultrAslan Avrupa-Sevdadandır!

6 Ekim 2009 Salı

Ankara Deplasmanı





Sahada oynanan oyunu birçok arkadaş yazmış. Ben de yaşadıklarımı yazayım...

Bir söz vardı hani: "Ankara deplasman sayılmaz." Ben bu hafta sonu tamamiyle Ankara'da deplasmanı yaşadım. Cuma günü biletler çıkmasından hemen sonra kısa bir sürede bitmişti. Bunda 900 kişilik yerin ayrılması etken olabilir diye düşünmüştüm. Haliyle cuma günü biletimizi alamadık.

Maç günü geldi çattı. ÜDS için Ankara'daydım. Bilet kovalamak için sınavdan erken çıkmak zorunda kaldım. Stada geldiğimde gayet güzel görüntüler vardı. A.Güçlülerle bizimkiler neredeyse kol kolaydı. Dostluk görüntüleri hakimdi yani. Bu sırada bilet aramaya çoktan başlamıştık. Ve İstanbul'dan gelenlerin ve A.Güçlülerin karaborsa yaptıklarını gördüm. Sattıkları biletler de sponsor biletleri. Yani üzerinde "parayla satılmaz" gibi bir ifade var. Bu şekilde biletimizi temin etmek zorunda kaldık. Üstelik A.Güçlülerin sattıkları bilet Maraton Tribüne ait biletti. Yani kendi taraflarına ait tribün. Birçok kişi de bunun böyle olduğunu bilmeden biletini çoktan o tribünden almıştı bile.

Maç saati yaklaşmıştı iyice ama stadın kapısı da bir türlü açılmak bilmiyordu. Çoğu arkadaşımızın da kapı numarası uyuşmuyordu. Ben şanslı olanlardandım ve maç başlamadan önce stada girmiştim. Şanslı olamayanlar ise ilk yarıyı kaçıranlardı. İlk yarı karşlıklı tezahıuratlar eşliğinde bitmişti. Anlayamadığım nokta Kapalı'nın sol tarafındaki grupla bizim tribün arasında hiç güvenlik boşluğu bırakılmaması oldu. Arada sadece bir tel örgü ve üstünde de file vardı. Devre arasında ufak bir sürtüşme yaşandı o nokta da ama tribün liderleri araya girerek büyümesini önlediler. Ne olduysa o andan sonra oldu zaten. Birden bire stadın kapıları açıldı ve 200 kadar A.Güçlü kapalının sol tarafına yerleşti. 2. yarı boyunca da pek bişey yaşanmadı. Fakat maç bittiğinde A.Güçlülerin çakmak, jilet ve kaya yağmuru başladı. Evet kaya... O dakikadan sonra da iş çoktan çığrından çıkmıştı. Etrafımdan vızır vızır atılan maddeler geçiyordu. Ve bu sırada beklenen oldu. Çevik Kuvvet bizim tribüne daldı. Bir yandan polisten kaçarken diğer yandan atılan maddelerden kaçıyorduk. Neyse ki çok fazla zarar görmeden olayla yatıştı. Polisler de karşı tribünü boşaltmaya başladı. İşin komik tarafı olaylar bittiğinde polis kameralarının hala bizim tribünü çekmesi oldu. Daha da komiği ise tribünden gelen "Ayağının altındaki taşları da çek" uyarılarına cavap vermeleri oldu. Bizi çekmeyi kestiler ve taşlara yöneldiler.

Burda sorgulanması gereken nokta: devre arasında o kapıyı kim açtırdı ve o taşlar içeriye nasıl girdi!!! Bunun da cevabı oldukça açık aslında...


27 Eylül 2009 Pazar

Alpaslan Dikmen!


Her güzel insanın olduğu gibi, onun da değeri hayatını kaybedince anlaşıldı. Şimdiki duruma bakıyoruz da, gerçekten çok büyük insanmış rahmetli. Gitti gideli çok şey değişti. Her ölümde olduğu gibi, onun ölümü de erken oldu. Ruhun şad olsun Alpaslan abi, Allah rahmet eylesin..


"Sen esas alemi seçtiğinden beri, biz o saniyede bittiğimizden beri; dünya bildiğin dünya..dönüp duruyor işte..uzun uzun konuşuruz birgün.."

6 Eylül 2009 Pazar

Alpaslan Dikmen Tribünü



tam bir curva oldu artık. keşke deplasman tribününü de yeni açık alt'a gönderselermiş zamanında...



3 Eylül 2009 Perşembe

O An #9



Fotoğraf geçen sezonki Juventus-İnter maçı öncesinde çekilmiş. Futbolcuların otelinin karşısına, cadde üstüne, Juventus'un "Gobbi" taraftar grubu, Buffon resmi çizmiş. Harika duruyor. Nasıl bir motivasyon şekliyse..

resmin büyük hali için resme tıklayınız...

14 Ağustos 2009 Cuma

uA uni-Ankara Fanzin


ado mola demiş ama ben hem ilk postumu yazmış olayım burada hem de devam edelim...


üniversiteye ilk gittiğimde ve bu fanzin elime geçtiğinde "ben de bu oluşumun içinde olmalıyım" demiştim. çok geç olmadan oldum da. haa derslerin yoğunluğundan dolayı pek uzun sürmedi ama yine de münferit olarak takıldık tribünlerde. az da olsa tribünlerdeki ve yollardaki en güzel günlerimi bu insanlarla geçirdim. bu sayede tekrar anılarımızı canlandıralım. siz de bir göz atın hem...

27 Haziran 2009 Cumartesi

Vuvuzela 'Bir Ultras Hareketi!'


Vuvuzela ne la? adlı yazımda bu alete aşırı derecede karşı olduğumu, sesinin beni hasta ettiğini söylemiştim. Ama bu blogda okuduklarım artık beni tersini düşünmeye itti. Madalyonun diğer tarafı farklıydı çünkü. Bu vuvuzela denen lanet alete farklı bir misyon yüklenmişti artık. Tamam kimsenin beğendiği yok ama vuvuzela bir sembol, bir ultras hareketi olarak algılanınca bizlerin hoşuna gitti. Bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Gala's a da teşekkür ve tebriklerimi iletirim.

artık Forza Vuvuzela!


http://forzavuvuzela.blogspot.com/

5 Nisan 2009 Pazar

Acaba A.C.A.B?



Bu taraftar ne yaptı da bu tekmeyi hak ediyor acaba? pkklı olsa bu muameleyi görmez. Bu ülkede polis ne için var anlamadım zaten. Huzuru sağlamak için değil o kesin!

Geçmiş olsun Beşiktaş taraftarlarına.

10 Mart 2009 Salı

Tribün Sevdası!



Çılgın Zenit Taraftarları!

Yakında bebeklerini de tellere çıkarırlar..

4 Mart 2009 Çarşamba

Bayrak Harekatı !



Büyük dev bayraklar PSV maçından sonra Hamburg maçıyla geri dönüyor..

19 Mart Akşamı Ali Sami Yen Hell'de...

ultrAslan Haber Ajansı (UHA)
Related Posts with Thumbnails